ANKARA
Diğer Şehirleri Gör
SON DAKİKA

Anasayfa > Hukuk Köşesi > ÜÇ DEVRİM YASASI VE UYGARLIK

ÜÇ DEVRİM YASASI VE UYGARLIK
Son Güncellenme : 03 Mar 2017 12:30

avukat-kemal-akkurt

Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, rejimin yerleşmesi için bazı devrimlerin hayata geçirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle Atatürk’ün talimatıyla, 3 Mart 1924 tarihinde peş peşe üç devrim yasası kabul edildi. Bunlar sırasıyla 429 sayılı Din İşleri ve Vakıflar ( Şer’iyye ve Evkaf ) Bakanlığı’nın kaldırılması, 430 sayılı Eğitim Birliği’nin Sağlanması (Tevhid-i Tedrisat)  ve 431 sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına İlişkin Kanun.

Laiklik:

 

Bu devrimlerin içinde en önemlisi, elbette dinin siyaset vasıtası olmaktan çıkarılmasını amaçlayan Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı’nın Kaldırılmasına İlişkin Yasa’dır. Laikliğin evrensel anlamda yerleşmesi için, bu düzenleme zorunluydu.

Laiklik; en yaygın tanımı ile devlet ile din işlerinin birbirlerinden ayrılmasıdır. Devletin dini olmaz. Laik devlet, dinî esaslara dayanan kanunlar yapamayacağı gibi, bütün dinlere (ve inanmayanlara) eşit mesafede durur. Devlet, hiçbir şekilde dinlerin ibadet hüküm ve kurallarına müdahale edemez. Bu nedenle laiklik, tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. AİHM’in geçen yıl Cemevleriyle ilgili olarak Türkiye’yi mahkum eden yerinde kararlarını da bu şekilde okumak lazımdır.

İslam dininin bir an önce siyaset  (ve ticaret) vasıtası olmaktan çıkarılması yanında, yargının ve bürokrasinin evrensel hukuk kurallarına göre işlemesi için de bu devrimin hayata geçirilmesi gerekiyordu. Yasanın gerekçesinde; “Din ve ordunun siyaset cereyanları ile ilgili olması birçok sakıncalar taşıdığından, Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı’nın kaldırılmaları ve Vakıfların bütün mallarının millete mal edilmesi” öngörülmekteydi. Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştu. Vakıflar da yine Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe dönüşmüştü. Kuruluş amacına bakıldığında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm dini kurumlara eşit mesafede olması ve bilimsel çalışmalarla irticaya engel olması amaçlanmıştı. Ancak zaman içinde, bu kurumun siyasi iktidarın arka bahçesi olacağı, il ve ilçe müftülüklerinin siyasi iktidarın il ve ilçe başkanı gibi, cami imamlarının da adeta iktidarın mahalle temsilcisi gibi çalışacağı kimsenin aklına gelmemişti.

İktidar partisi tarafından tek taraflı olarak ve kapalı kapılar ardında kendi anayasaları yapıldığına göre, “Devletin düzeninin din kurallarına dayanması, siyasi veya kişisel nüfuz sağlama, din veya kutsal şeylerin istismarı”nın önündeki engeller mi kaldırılmak isteniyor?  

Eğitim Birliği:

Devrim yasalarından ikincisi, 430 sayılı Eğitim Birliği’nin Sağlanması (Tevhid-î Tedrisat) Yasası’dır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan devraldığı eğitim-öğretim mirası, (tıpkı günümüzde olduğu gibi) farklı insan tipleri yetiştiren, farklı eğitim tiplerinin bir arada olduğu karmaşık bir sistemdi. Oysa devrimlerin halk üzerinde köklü ve etkili olabilmesi için, tüm eğitim kurumlarının tek bir merkeze bağlanması, eğitim ve öğretimin tek elden yönetilmesi gereği vardı. Eğitim Birliği Yasası ile öncelikle eğitimdeki ikiliğin ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Çünkü farklı eğitim sistemleriyle yetişen insanlar, birbirlerinden çok farklı kültürlere sahip oluyorlardı. Devletin dayandığı Cumhuriyetçi ve laik anlayışın, öncelikle eğitimde uygulanması gerekiyordu. Aksi durum, yurttaşlar arasında duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını yok edecekti.

Eğitim Birliği Yasası’ndan 93 yıl sonra geldiğimiz noktada, eğitim ve öğretim birliği sağlanamamıştır. Özellikle son 10 yıldır, devlete bağlı okulların neredeyse tamamının fiilen İmam Hatip Okullarına dönüştüğünü, bu okullarda verilen eğitimin ise evrensel eğitimin çok uzağında olduğunu görüyoruz. Devlet okullarında Diyanet ve Müftülükler eliyle ölümün kutsandığı, bilimsellikten uzak, hurafelerin empoze edildiğini üzülerek izlemekteyiz. Devlet okullarındaki eğitim, artık Milli Eğitim Bakanlığı’ndan fiilen kopartılarak, iktidarın güdümündeki Vakıflara havale edilmiştir. Bu okullardaki basına kısmen yansıyan cinsel taciz iddiaları, eğitimin içine düşürüldüğü vahameti gözler önüne sermektedir.

Halifeliğin Kaldırılması:

 

Devrim yasasından üçüncüsü, 431 Sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına İlişkin Yasa’dır. Bu yasa da tıpkı Laiklik ve Eğitim Birliği Yasaları gibi bir zorunluluktan doğmuştur.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, Cumhuriyet devrimlerine gölge edebilecek, Saltanat yanlılarının ihtiraslarına alet olabilecek Halifeliğin kaldırılması zorunlu olmuştu. Meclis içinde de Halifelik lehinde, Cumhuriyet aleyhinde kışkırtmalar başlamış, yurt sathına yayılmıştır. Tam da bu dönemde (şimdilerde lehine övgüler yağdırılan) İskilipli Atıf Hoca ve milletvekili Şükrü Hoca, Halife’nin din işleri yanında dünya işlerine de bakması yönünde fetvalar yayınlıyorlardı. Halifelik kurumu durdukça, çağdaş toplumsal dönüşümler ve devrimler gerçekleştirilemeyecekti. Hilafet, böylece bir rejim sorununa dönüşmüştü.

Halifeliğin kaldırılmasına ilişkin olarak hazırlanan 431 sayılı Yasa’nın gerekçesinde; “Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde Halifelik Makamı’nın varlığı sebebiyle Türkiye’nin iç ve dış politikasını iki başlı olmaktan kurtaramadığı, Halifelik yetkilerinin esasen Hükümet ve Cumhuriyet’in anlam ve kavramının içinde mevcut bulunduğu” belirtiliyordu. Nitekim bu devrim yasalarının çıkmasından hemen sonra, Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu nedenle kurulmuştur. Ancak bu kurumun ne denli çağdaş dinî eğitim verilmesine yardımcı olduğu ve Cumhuriyet devrimleriyle ne kadar uyumlu çalıştığı, bugün geldiğimiz sonuç ile ortadadır…

Halifeliğin kaldırılmasından 93 yıl sonra, bugün geldiğimiz noktada, hâlâ laikliğin Anayasa’dan çıkarılmasını tartışıyorsak, Cumhuriyet devrimlerinin hemen hepsi tehdit altındaysa, TBMM’nin varlığı ile yokluğu çok da fark edilemiyorsa, Cumhuriyet’i kuran felsefe ve iradeye bağlı olanlar azınlık duruma düşmüşlerse, nüfusun çoğunluğu hala birey olamamış, ümmet ve kul olmakta ısrar ediyorsa, eğitimde, ekonomide, hukukta ve insan hakları alanında üçüncü dünya ülkeleriyle birlikte anılıyorsak, bir yerlerde hata yapılmaya devam ediliyor demektir.

Bir ülkeyi ayakta tutacak ve ileriye taşıyacak üç kurum vardır: Eğitim, sağlık ve yargı. Ülkemizde bu üç kurum da çökmüş durumdadır. Keşke yönetici konumundakiler,  “Başkanlık Sistemi” gibi fanteziler yerine, biraz da eğitimin, sağlığın ve yargının çağdaşlaşması için mesai sarf etseler…

Günümüzden 2400 yıl önce yaşamış Platon demiş ki, “Ya filozofların devlet adamı olmaları ya da devlet adamlarının filozof olmaları gerekir”. Ülkemizin saltanat ve hilafet sevdalılarına ve “düşük profilli” yöneticilere değil, filozoflara ihtiyacı vardır…

Av. Kemal AKKURT

Sosyal Demokrat Avukatlar

Derneği Başkanı

(kemalakkurt@hotmail.com)

Watch Full Movie Online Streaming Online and Download

Yorumlar

Bu Yazıya 0 Yorum Yapılmış

Yorum Yap

Kod Eşlem * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Vizyonda neler var?

Haber Portalı 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na %100 uygun olarak yayınlanmaktadır. Ajanslardan alınan haberlerin yeniden yayımı ve herhangi bir
ortamda basılması, ilgili ajansların bu yöndeki politikasına bağlı olarak önceden yazılı izin gerektirir. Sitemizdeki yazı, resim ve haberlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.